Hepimizin Anlatacak Bir Hikayesi Var

    Sıradan bir hikaye gibi başlasa da, eli iğne tutan her çocuk gibi kumaşları birleştirmekle adım attım ben de. İlkokulda eskimiş kıyafetlerimi kesip kostüm yapardım kendimce, sonrası da annem ve kardeşime bu kostümleri giyip gösteri yapmakla devam ederdi. Parmaklarıma inanırdım, üç boyutla bambaşka anlamlara bürüneceğini görmek isterdim kumaşlarımın. Bir asırdan daha önce İstanbul’a gelmiş köklerimin her ucu bir şekilde bu zanaatla ilişkilenmişti. Bunları dinleyip daha da sahiplenirdim, ailenin kadınları terzi, ailenin erkekleri de ya ayakkabıcı ya da kuyum ustasıydı. Hepsinin buluştuğu noktaysa Kapalıçarşı.
Büyüdükçe elimdeki iğne kaleme, kalem de fırçaya dönmüştü. biri birinden üstün değildi yine de.
18 yaşımda Moda tasarımı bölümünü kazandım, mezun olana kadar her ürettiğim işe hikayesini yazarak başladım. Neden sadece giyilebilir bir parça olsundu ki? Doku yarattım, renk ekledim, kestim, biçtim, form kazandırdım; ama her zaman ilk başta ruhunu üfledim.
Okul bitince de, tüm o etrafımda dönüp duran rüzgar bir anda sise, sis de kurak bir havaya çıkardı beni. Hayat dedi ki para kazanman lazım; tasarladığın düşündüğün ceplerin boş şuan. Oysa ki kendini eğittiğin, hikayesini öğrendiğin ve ruhunu üflediğin fikirlerini anca parayla hayata geçirebilirdin. Benimki öyle bir başarı hikayesi değil, tam tersi sistemin yakaladığı ve kendi çarkına dişli olarak eklediği bir kadının hikayesi.
Bir portfolyo ve manifestomu sunduğum bir işe kabul edildim, 15 sene çalıştım, aynı yerde, ve gitgide daha fazla iş yükünü sırtlanarak. Her yıl, yönümü değiştirmeye kalktım, sonra içimde daha fazlasını yapma arzusunu bastırıp devam ettim. Yine sebebim düzenli para kazanmaktı, gelirim olamazsa her şey nasıl istikrarını koruyacaktı.
Ta ki bir gün anneannem bana neden fikirlerim konusunda cesur olmadığımı sorana kadar. Ona kalsa hemen bir küçük atölye kurup, işlerimi satmalıydım. Birlikte olsak olur aslında diye inandığım noktadan 2 ay sonra öldü. Benim korkusuzca elime iğne almama sebep olan oydu, kumaşların tersini yüzünü asi bir şekilde kullanan, yaptığı her işe isim verince onlara hayat da vermiş olan, bundan birşey çıkmaz denen parçalarla oynayan ve kazanan da oydu. Kaybından çok sonra anladım ki, hikayemin sıradan olmayan bölümü her zaman oydu.
Bir kaç sene sonra da hala aynı işyerinde çalışıyorken, nefes almak adına “Gyank”ı yarattım. Gyank Ermenice “Hayat” demek; “Kadın, hayat, özgürlük” ten çekip aldım adını. Biliyordum ki kadın da özgürlük de ardından gelecekti. Yine iğneyle başladım, nakış yaparak anlattım hikayeyi. Zanaat temelinde ince işçilikler bulundurur; her çıkan ürün illa ki birbirinden farklı olur. Zanaatı bant usulünden ayıran da budur.
Yine bir manifesto yazdım Gyank için, dedim ki temelimizde terzilik de ayakkabıcılık da demircilik de var. Biz bu temellere dayanma arzusundayız. Gitgide evrilmesine izin verdim. Modern izlere, içinde bulunduğumuz yüzyılın hızına, bazen de köklerin yavaşlığına bırakmaya çalıştım. Bazen ben bıraktım, aylarca hiç bir şey çizmedim, kesmedim, dikmedim. Bazen de başka kıtalara kadar yol aldılar.
Gyank’ın 10. senesindeyse, işimden ayrıldım; çünkü artık sistem tekstilin kökünü kurutmaya başlamıştı. İşsiz kalınca hiç yolumu kaybetmediysem, sebebi Gyank’tı. On sene önce yarattığım ve ufak ufak adımlarla hayatta kalan fikir, beni kendi dünyasına  usulca aldı. Sadece el nakışıyla da değil, bilgisayarda çizdiğim çizimlerle de nakış yapmaya ve dikmeye başladım. Daha fazla ürettim, daha fazla anlam yükledim, daha çok hikaye anlattım son iki senede. İnsanların evlerine giren, duvarlarına asılan, koltuklarında duran aksesuarlar; doğmamış çocukların dolaplarında kendilerine yer edinen kumaş kutular; sokağa çıkan kadınların omuzlarında takılı sessiz kalmayan çantalar her zaman bir şey anlattı.
Tıpkı anneannem gibi onlara isim vermemin sebebi de her zaman yaşayacak olmalarına inanmam.
Dediğim gibi bu bir başarı hikayesi değil, biraz korkaklık biraz zanaat var sadece. Hala çok para kazanamıyorum; ama asıl can alıcı nokta her zaman inanmam; bir iğneye, bir kaleme, bir fırçaya, bir kumaşa. Anlatılmayan hikayeler ölmeye mahkum. Hele ki anlatılacak hikaye bir kadınınsa, kuşaktan kuşağa, kulaktan kulağa söylenmeli. Söylenmeli ki hayat bulsun, bir nakışta, bir formda ya da bir tasarımda.
Gyank da bir hikaye; başarılı ya da başarısız hala bilemiyorum. Bildiğim şey ise bir vazgeçme hikayesi olmadığıdır.